HKP Genel Başkanı Nurullah Efe Ankut’un “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” Kitabının İncelenmesi
Videonun tapesi
Sema Olkun Kopal:
Hoş geldiniz değerli konuklarımız;
Bugünkü seminerimizin konusu Halkın Kurtuluş Partisi Merkezi Kadın Komitesi olarak düzenlediğimiz bir diğer seminerle sizlerleyiz. Seminerimiz konusu partimizin Genel Başkanı Sayın Nurullah Efe Ankut’un “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” kitabının sunumu, değerlendirmesi olacak. Kitap kapağını da yayına alabilirsek.
Evet iki kitabımız daha önce “Türban Meselesi ve İşin Aslı” kitabımızı işlemiştik. Yine Merkezi Kadın ve Çocuk Komitesi Üyesi Prof. Dr. Özler Çakır tarafından sunumu yapılmıştı. Bugün de Genel Başkanımızın bir diğer kitabı aslında bu çalışmanın devamı niteliğinde olan bir diğer kitabı “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” kitabını sizlere sunacağız, sizlerle paylaşacağız.
Av. Pınar Akbina Halkın Kurtuluş Partisi Merkezi Kadın Çocuk Komitesi Üyesi ve İstanbul İl Başkanı bu sunumu gerçekleştirecek.
Ben sunuma başlamadan önce kısa bir giriş yapmak istiyorum;
Gerçekten “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” kitabı özellikle kamuoyunda H.K.G. davası olarak bilinen ve Pınar Başkan’ında çok yakından takip ettiği, duruşmalarında bulunduğu, parti olarak her duruşma öncesi basın açıklamalarıyla, en istikrarlı bir şekilde takip eden bir kurum olarak bu davada da gördüğümüz gibi gerçekten çok güncel bir konu. Ve bugün geçerliliğini koruyan bir konu. H.K.G. davasında da az evvel söylediğim gibi altı yaşında evlendirilen bir kız çocuğunun yıllar sonra aslında uğradığı bu istismarın farkına varması ve bunu normal kabul ederken, bunun farkına varması ve daha sonrasında da hakkını arama süreci. Ömürleri Talan Edilen Kız Çocuklarında da ise H.K.G. gibi ülkemizde onlarca, yüzlerce belki binlerce bu şekilde çocuğumuz var. Onların hayatının nasıl karartıldığını, nasıl çocukluklarının cehenneme çevrildiğini ve bütün yaşamlarını bu travmayla nasıl geçtiğini anlatan bir kitabımız.
Gündemimizde biliyorsunuz ülkemizin gündemi AKP’giller iktidarının vurgunları, talanları, Ortaçağcı gericiliğin okullarımızdan, kadınlarımızın yaşamına kadar bütün hayatımızı nasıl gittikçe gericilik bataklığına sürüklediği günlerden geçiyoruz.
Diğer yandan da hemen yanı başımızda Ortadoğu’da mazlum Filistin Halkı her gün katil Siyonist İsrail onu destekleyen ABD ve AB Emperyalistlerinin de yönlendirilmesiyle, desteğiyle Filistin Halkı üzerinde gerçekten soykırıma varan katliamlar yapıyor.
Yanı başımızda çocuklar, kadınlar her gün katlediliyor. Daha bugün okuduğum bir habere göre Filistin’de, Gazze’de şu anda her on dakikada bir çocuk katlediliyor değerli arkadaşlar. Ve şu ana kadar da 3500’ü geçmiş durumda Filistin’de katledilen sadece çocukların sayısı.
Bildiğimiz gibi daha geçen hafta 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. Laik Cumhuriyet’in 100’üncü yılını kutladık.
Buna bir kutlama diyebilir miyiz?
Genel Başkanımız bununla ilgili yayınladığı videoda da söylediği gibi kutlayacak bir şey yok aslında. Ne yazık ki Cumhuriyet’imiz 100’üncü yılında AKP’giller Ortaçağcı gerici AKP’giller iktidarı tarafından artık Faşist Din Devletine doğru iyice götürülmüş durumda. Dolayısıyla burada şu anda kutlayamıyor tam tersine içimiz kan ağlıyor Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında ülkemiz böyle kişiler tarafından yönetildi ve bu hallere düşürüldüğü için.
Gördüğünüz gibi dünya, ülkemiz acılar, zulümler, zalimliklerle dolu. Özellikle son yıllarda bunları bizler çok yoğun bir şekilde yaşıyoruz.
Bugünkü konumuz olan “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” kitabına geri dönmek istiyorum. Ve sözü daha fazla uzatmadan Pınar Başkana bırakıyorum.
Av. Pınar Akbina Karaman:
Teşekkür ederim Sema Yoldaş,
İyi akşamlar. Öncelikle Halkın Kurtuluş Partisi adına yüreğimin bütün sıcaklığı ile selamlıyorum.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum bilimin, sanatın, teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda, bu kadar geliştiği bir yüzyılda; ülkemiz açısından da Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızla kazandığımız ve tam bağımsızlık ve laiklik ilkelerine sonuna kadar sahip çıktığımız Cumhuriyetin 100. yılında hala 1400 yıl öncesinin Arap Yarımadasının örfleri ve onun günümüzdeki korkunç uygulamalarını konuşuyor olmamız gerçekten çok acı…
Gönül isterdi ki ülkemiz için dünya halkları için daha güzel şeyler konuşalım ancak ne yazık ki dönem o dönem değil. Biz devrimciyiz yaşadığımız düzeni, dönemi, yaşanan sorunları görmezden gelemeyiz. Devrimci teorimizin ışığında olayları ve olguları sınıfsal kökenlerini ortaya koyarak teşhis eder ona göre devrimci çözümler üretir ve bu çözümler de için mücadele ederiz sonuna kadar.
İşte bugün işleyeceğimiz konu da ülkemizin birçok siyasi sorununun da aslında temelini oluşturan ve kökenleri ta Ortaçağa dayanan bir konu.
Gerçek insan, gerçek devrimci Genel Başkanımız Nurullah Ankut Efe’nin “Ömürleri Talan Edilen Kız Çocukları” kitabını inceleyeceğiz. Kitap özetçe sadece çocuklar için kadınlar için ne yazık ki cehenneme dönen ülkedeki olaylardan örnekler vererek yetinmiyor. Tarikatlarda, cemaatlerde özellikle de kadınlara, çocuklara yapılan cinsel istismarların nedenini, kadına bakışı sınıfsal kökenlerine inerek dindeki yerini belgeleri ile ortaya döken bir kitap. Ve aynı zamanda bu konuya siyasi partilerin, hareketlerin bakışını da eleştirel bir şekilde belgeleri ile ortaya koyan bir kitap. Ve Laikliğe neden ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koyan bir kitap.
Amacımız tertemiz inançla inanan insanlarımızı rencide etmek değil. Ancak ülkemizde Ortaçağcı AKP’giller döneminde daha da tırmanan, sık sık ortaya dökülen, çocuklarımızın, kadınlarımızın hayatlarını mahveden ve bunu yapanların içinde olduğu tarikatların, cemaatlerin kuruluş amacı olan dini, İslamiyet’i doğru tahlil etmek. İnsanların özellikle de kadınların neye inandıklarını bilmesini ve sorgulamasını sağlamak.
Bu kitabın yazılmasına da vesile olan ve ülke kamuoyunda çok büyük infial uyandıran bir olay yaşadık hep birlikte. Bildiğimiz gibi İsmailağa Cemaatine bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu tırnak içinde bir baba diyorum ben ona, 6 yaşındaki kendi kızını imam nikâhı ile tarikat üyesi 29 yaşındaki müridi ile evlendirmesi yine tırnak içinde evlendirilme diyoruz sonucunda ortaya çıkan pislikleri dava boyunca midemiz bulanarak, öfkeden tir tir titreyerek takip ettik.
Davayı Halkın Kurtuluş Partisi olarak en başından sonuna kadar takip ettik. Ayrıca bir hukukçu kadın olarak özel olarak bu davayı takip ettim kendi adıma. Ve ilk duruşmada gizlilik kararı yoktu bildiğiniz gibi. Ve burada birçok demokratik kitle örgütü de davaya katılma talebinde bulundu, müdahale talebinde bulundu. Ve bizde Halkın Kurtuluş Partisi olarak bir müdahale talebinde bulunduk ve şunu söyledik. Bu dava basit bir cinsel istismar davası değildir, bu dava ile cemaatlerin, tarikatların içyüzünü ortaya çıkacaktır ayrıca cemaat ve tarikatların yararlı olduğunu söyleyen, dernek statüsü verilen verilsin diyenlerin de iç yüzü ortaya çıkacaktır dedik. Ve gerçekten de dava sürecinde aynen de böyle oldu. Biz tabi bununla da yetinmedik ne yazık ki ikinci celsede gizlilik kararı verildi ama biz bu tür Ortaçağcı cemaat ve tarikatların kapatılması içinde de Vakıflar Genel Müdürlüğüne özellikle Hiranur Vakfı özelinde bir başvuru da yaptık. Çünkü biz biliyoruz ki bu olayın temeli bunlar kapatılmadan, bunların önü alınmadan çözülemeyecek, temeli buraya dayanıyor.
Şimdi olaya şöyle girmek istiyorum. Kitapta da çokça örneğini göreceğiz. Gizlilik kararı verilmeden önce dava da kızımız Savcılığa şikâyette bulunuyor tabi. Buradaki ifadeleri basına yansıdı. Ve bakın neler anlatıyor ifadesinde:
“Ben 6 yaşındaydım. Evde kız kardeşimle oynarken annemle babam kendi aralarında konuşuyorlardı. Babam annemi bir şeye ikna etmeye çalışıyordu. Annem, “o daha küçük” diyordu. Sonra babam beni yanına çağırdı ve “kızım büyüdün sen değil mi, kocaman oldun, abla oldun değil mi?” diye sordu. Bunun üzerine ben de sevinerek “evet baba, büyüdüm” dedim. Babam anneme dönerek, “bak kızım büyümüş, artık gelin olabilir” dedi. Annem o sırada ağlıyordu.
Ertesi gün, yani 29 Şubat 2004’te annem beni hazırladı, saçlarımı taradı, babam elimden tuttu, beni aşağıya medreseye indirdi. Medreseye girdiğimizde içeride iki tane tanımadığım adam ve Kadir İstekli vardı. Arka tarafa geçmemi istediler, bu sırada benim elimde oyuncağım vardı onunla oynuyordum. O gün orada benim nikâhım kıyılmış, nikahı babam kıymış orada bulunan iki kişi de şahitlik etmişler.”
Kızımızın ifadesi bu. Daha devamında çok acı olaylar var onların hepsini okumayacağım ancak bu kızımıza 13 yaşındayken nişan, 14 yaşında ise düğün yapıldı. Düğünden sonra 17 Ağustos 2012 tarihinde rahatsızlanıyor annesi hastaneye götürüyor. Ve Doktora ağzından kaçırıyor kızının evli olduğunu. Ve Doktorun çocuğa yapılan cinsel istismarı hemen anlıyor polise haber veriyor ve soruşturma başlatılıyor. Ancak kıza yapılan kemik testine başkasını sokuyorlar. Kızın yaşı olduğundan çok daha büyük görünüyor ve bu yolla kurtuluyorlar o soruşturmadan. Yıllarca bu soruşturmanın üstü örtülüyor. Ancak tecavüz ve işkence dolu yılların ardından 6 yaşında evliliğin normal olmadığını anlayan, o güne kadar normal sanan ancak tesadüfen öğrenen bunu kızımız ailesinden şikâyetçi olarak evi terk ediyor tecavüzcüden boşanmış ve adalet istemek için hukuki yollara başvurmuştur. Bunun üzerine 30 Kasım 2020’de olay yeniden yargıya taşınmıştır ve Türkiye’yi ayağa kaldırmıştır bu dava.
Bu baba olacak Yusuf Ziya Gümüşel denen adam, İsmailağa Cemaatinin şeyhlerinden biridir. Bu cemaatin kurucusu, müritleri tarafından “Efendi Hazretleri” olarak hitap edilen ve geçen sene ölen Mahmut Ustaosmanoğlu’dur. Bu zatın belirgin özelliği de kadın düşmanlığıdır. Kız çocuklarının okumasına karşıdır. En fazla ilkokula gidebilirler, demiştir. Ve cenazesine kadınların katılmamasını istemiştir. Öyle bir vasiyet bırakıyor. Yani ölürken bile kadın düşmanlığına devam ediyor, kadınlar cenazeme katılmasın diyor. Kadının görevi çocuk doğurmaktır onlara bakmaktır diyor. Hani AKP’giller’in reisi de söylüyor ya bunu Recep Tayyip Erdoğan; “kadının kariyeri çocuk yapmaktır” yani bunların hepsinin zihniyeti aynı. Hepsi aynı ağacın zehirli meyveleridir.
Bunların Afganistan’da kadınlara eğitim yasağı, sokağa çıkma yasağı, çalışma yasağı uygulayan Taliban’dan ne farkları var?
Bu cemaatin şeyhlerinden olan Yusuf Ziya Gümüşel, Hiranur Vakfı diye bir vakıf kurmuştur. Tabiî bu vakıf da yine AKP’giller tarafından derhal; “Kamu Yararına Çalışan Dernek”, statüsüne alınarak vergiden muaf tutulmuş ve küpler doldurulmuştur.
Burada bir parantezle şunu da belirtelim: H. K. G. isimli kızımız, işte böyle bir cemaatin içine doğmuştur. Hem de şeyh mertebesinde bir babanın kızı olarak. Yani bir şeyh kızının başına bunlar geliyorsa varın düşünün müritlerin çocukların başına neler geliyor. Böyle bir ortama doğmuş ve 6 yaşında evlendirilmiş olan kızımız (tahmin etmesi zor değil), okul yüzü görmemiştir. Ve 23 yaşında bu olaylardan sonra, boşandıktan sonra yepyeni bir hayata başlamıştır. Diplomasını almıştır ortaokulu, ilkokulu bitirmiş, okuma yazma öğrenmiştir. Aşçılık kursuna başlamıştır ve çocuğuyla birlikte yaşamaktadır. Öyle bir gerici ortandadır ki öncesinde çocuğun aşıları bile yapılmamıştır. Dolayısıyla aslında bu cemaate rağmen kardeşlerine, kocasına, babasına, ailesine meydan okuyarak var olmaya çalışan ve bunu başaran da kahraman bir kadınımızdır aynı zamanda.
Davanın sonucunda Cumhuriyet Bayramı’ndan birkaç gün önce sonuçlandı:
Babasına 20 yıl hapis cezası, evlendirildiği Kadir İstekli’ye 30 yıl, annesine de 16 yıl sekiz ay hapis cezası verildi ve annesi hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Yani bu kararlar böylesine bebek diyebileceğimiz bir yaşta bu kadar tecavüze, cinsel istismara uğrayan ve bunu yapanlar için çok az cezalar bize göre.
Ancak yargı sistemimiz öylesine AKP’gillerin tahakkümü altındadır ki AKP’gillerin hukuk bürolarına dönüştürmüştür ki biz bu cezaya bile razı olmuş durumdayız. Yani olumlu bulduk. Çünkü ciddi bir korku cumhuriyeti yaratıldı biliyorsunuz. Dolayısıyla ülkedeki Ortaçağcı, gerici rüzgarlara rağmen olumlu bir karar olarak değerlendirdik tabi bunda kamuoyunun çok büyük etkisi oldu. Çok büyük bir infial uyandı.
Öyle ki duruşma da dikkatimi çeken bir şey olmuştu. İlk duruşmada dışarı çıktığımda 40-50 tane başı kapalı, örtülü kadınımız vardı çıktığımda sordum “siz kimin için geldiniz?” diye.
Açıkçası önce cemaat üyeleri diye düşündüm ama “biz kıza desteğe geldik” dediler. Yani o kesimde bile ciddi anlamda bir tepkiye neden oldu bu duruşma. Bir de davaya dair bir şey daha paylaşmak istiyorum hiç unutamadığım bir görüntü bu benim;
Mustafa Kemal resmi önünde Mahkeme Başkanı kadındı, bir heyet üyesi de kadındı başı kapalı bir kadındı üstelik ve onların önünde sakallarıyla, cübbeleriyle elleri bağlı bir şekilde savunma yaptılar. Yani onların o görüntüsünü unutamıyorum gerçekten. Bu da eleştirilerimiz olsa da Cumhuriyet’in kadınlara getirdiği, Laiklik İlkesi’nin getirdiği bir kazanım olarak, yani bir kadın Hâkimin olması, kadın Hakimlerin olması onların karar vermesi önemli bir kazanım diye düşünüyorum. Bu görüntüyü de hayatım boyunca unutmayacağım.
Şimdi değerli izleyiciler. Sadece bunlarla sınırlı değil yani biz bu cemaatlerin zaman zaman basına yansıyor ama o kadar yansımayan olay var ki sadece birkaç tane hatırlatma babında örnek vermek istiyorum.
2012 yılında Ankara Güdül’de Süleymancıların yurdunda kalan 13 öğrenciye taciz ve cinsel istismarda bulunuldu. 2012 yılında Adana’da Furkan Vakfı’nda çocuklara önce işkence, ardından taciz skandalı yaşandı. 2014 yılında İstanbul Ümraniye’de Nakşibendî tarikatına ait Fıkıh Der Kuran kursunda yirmiden fazla çocuğa cinsel istismarda bulunuldu. 2015 yılında Karaman’da Ensar Vakfı’nda ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’ne ait evlerde kalan 9-10 yaşlarındaki 45 çocuğa cinsel istismarda bulunulduğu ortaya çıktı. O zamanda büyük bir kamuoyu oluşmuştu. Yine 2016 yılında Bitlis’te Ensar Vakfı’na ait evlerde kalan 9 kadına tecavüz edildiği ve şantaj yapıldığı ortaya çıktı. Daha sayabiliriz ama zamanımız kısıtlı. O yüzden… Ne yazık ki çok fazla bu olaylar ki bunlar dediğimiz gibi ortaya çıkanları. Ortaya çıkmayan kim bilir neler var.
Tabi bunlar olurken de şu anki iktidar AKP’gillerin 2016 yılında ki dönemin aile bakanı “bir kereden bir şey olmaz” demişti Ensar Vakfı’ndaki olaylar için. Yine adalet bakanı “küçüğün rızası vardı”dı gibi bir şey söyledi. Çocuk istismarının önlenmesi için Meclis’de verilen önergelerin hepsi AKP oylarıyla reddedildi. Yine bu H.K.G. davasına ilişkin Aile ve sosyal hizmetler Bakanı Yanık “Kadına şiddet, çocuk istismarı siyasetin konusu değildir. Siyaset üretilecek konular değildir.” Diye hiçbir şekilde anlamı olmayan bir beyanda bulundu.
Şimdi değerli izleyiciler;
Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esengül Balcı ve ekibinin 4 ay süren bir saha çalışması var ve 2020 tarihli Raporuna göre, Türkiye’de belli başlı 30 tarikat silsilesi ve bunların 400 kolu bulunuyor. Sadece İstanbul’da 445 tekke faaliyetlerini açıktan sürdürüyor. Çoğunluğu İstanbul, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa olmak üzere 800’ün üzerinde faal medrese bulunuyor. Üstelik büyük şehirlerde kaç tane apartman medresesinin faaliyette olduğu ise tam olarak bilinemiyor.
Rapora göre, tarikat okullarındaki öğrenci sayısı 210 bin dolayında. 4 binin üzerindeki özel yurdun 2 bin 480’i bir tarikatla bağlantılı. Tarikatlara bağlı yurtların kapasitesi 380 bin olduğu ileri sürülüyor. Ve bu yurtlarda kalan 225 bin öğrenci olduğu raporla ortaya konulmuş. Yine Rapora göre devlet, eğitimden kademe kademe çekiliyor. 4+4+4 uygulamasının başlatıldığı 2012 yılından günümüze kadar 4 bin 22 ilkokul kapatılmış. Çok çarpıcı rakamlar bunlar yani o 4+4+4 sistemine de biz hep karşı çıktık. Amacın bu olduğunu o zamandan görüyorduk çünkü.
Şimdi bakın iki tane yasamız var aslındı bunların yasak olduğuna dair. “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Birtakım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun ve Tevhidi Tedrisat Kanunu”
Bu yasalar halen yürürlükte midir?
Evet…
Ama, uygulanıyor mu?
Maalesef hayır…
İşte felaket tam da burada. Yukarıdaki oranlara bakınca Yasa var ama kâğıt üzerinde var. 1950’ye kadar bu cemaat, tekke ve zaviyeler yeraltında çalıştılar. Gizli gizli örgütlenip faaliyetlerini sürdürdüler ve halkımızı olanca zehirleriyle zehirlemeye devam ettiler, uyutmaya, uyuşturmaya devam ettiler. 1950 sonrasında zaten Karşıdevrim resmen iktidara geldi, 14 Mayıs 1950 Seçimleriyle Menderes Hükümetiyle birlikte.
Ve ne demişti bunlara hitaben;
“Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirirsiniz” demişti. Yani özetçe arkadaşlar; 1950’den beri iktidara gelen ABD yapımı tüm sermaye partileri, açıktan bu tekke ve zaviyelerle omuz omuza çalıştılar. Ve sonunda ne yazık ki Türkiye’yi bugünkü karanlık uçurumların içine yuvarladılar.
Biz Halkın Kurtuluş Partisi olarak 1920’den beri, Partimizin ilk genel başkanı ömrünün 22.5 yılını zindanlarda geçirmiş, işkencelerden hep başı dik çıkmış, bütün hayatını halkların kurtuluş mücadelesine adamış ve hapishanelerde kaldığı dönemi oraları birer kızıl üniversiteye dönüşerek değerlendiren Ustamız Hikmet Kıvılcımlı Partimizin ilk Genel Başkanı Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’dan başlayarak, bu gericiliğin sınıf kökenini ve uyguladığı maddi ve manevi zulmü, halkımızın bilincine çıkarmak için mücadele ediyoruz. 4000 yıl önce Anadolu’ya ayak basmış ve o zamandan beri halkımızın başına, halklarımızın başına tebelleş olmuş, üretimle hiçbir ilgisi olmayan, halklarımızın canını, malını sömüren bu asalak sınıf Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfıdır. Bu çok önemli bir tespittir. Bu sınıf gerçeği bilinmeden Türkiye’nin hiçbir sorunu anlaşılamaz ve çözüme ulaştırılamaz. Bu sınıf, toplumumuzu kendisinin egemen olduğu Ortaçağ’a götürmek, ümmetçilik konağına döndürmek ve yaratacağı Ortaçağ karanlığında sömürüsünü gönlünce yapmak için yani yanıp tutuşmaktadır. Bu özlemini hayata geçirebilmek için, halklarımızı kafadan silahsızlandırarak, sağmal sürüye çevirerek peşine takmayı amaçlamaktadır. Ve kendilerini de halkların kurtarıcı gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunların en büyük ideolojisi dindir. İnsanların temiz din duygularını sömürerek halkları kendine bağlamak için onları; tarikat denen, cemaat denen; beyin törpüleyen, kafa yakan ve kurallarını kendilerinin yazdığı gettolara, hapishanelere hapsederler.
Ve karanlık dehlizlerine hapsettikleri insanlara empoze ettikleri ilk şey aklı bir tarafa bırakın. Aynen şunu söylüyorlar, bunların demagojisine göre: Akıl insanı saptırabilir. İnsan, sınırlı aklıyla sınırsız olan Allah’ın hikmetine ulaşamaz. Kişinin yoldan sapmaması, Cennete ulaşabilmesi için bir mürşide (yol göstericiye, kılavuza) ihtiyacı vardır. O mürşit de tabiî ki kendileridir. Müridin doğru yolu bulabilmesi için mürşide tüm benliğiyle teslim olması gerekir. Bu teslimiyet de bir ölünün kendini yıkayan imama teslimiyeti gibi olmalıdır.” Derler.
Şimdi Değerli Arkadaşlar;
Batıda bu sınıf Burjuva Demokratik Devrimleri ile yok edilmiştir. Ancak içinde yaşadığımız emperyalist sistemde kendisini toplumun altyapısını oluşturan ekonomik temelde savunacak Batının Devrimci Çağının Burjuvazisi yoktur. Tekelcileşmiş, gericileşmiş, hem Batı Emperyalizmiyle hem de Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfıyla kaynaşık, domuz topu olmuş bir Parababaları zümresi vardır. İşte bu yarısömürge, geri Antika ve Modern Sermaye Sınıflarının kırmasından-karmasından, Batının emperyalist tekelleriyle de etle tırnak gibi kaynaşmasından oluşan egemen bir Parababaları Antika Sınıfı ve Zümresi vardır, şu an Türkiye’nin altyapısını da üstyapısını da yönetmekte olan bu sınıftır.
Şimdi gelelim bunların ideolojisi nedir?
Bunların ideolojisi 1400 yıl öncenin Arap Yarımadası’nın Hicaz bölgesindeki Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının iktidar olduğu Mekke-Medine gibi şehirlerin örfü, kültürü. Şimdi örnekleriyle göreceğiz.
Şimdi siz bu çürümüş, vurguncu sermaye sınıfının örfünü ve kültürünü, çürümüş ahlâkını “din” diye, “sünnet” diye, “güzel ahlâk” diye üç yaşından itibaren Sıbyan Mekteplerinde, Kur’an Kurslarında, tekke ve zaviyelerde-tarikat ve cemaatlerde, İmam Hatip Liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde insanlarımıza yüklerseniz, işin sonu buraya varır hem de çok küçük yaşlardan itibaren yükleniyor bunlar.
Ve bugünkü biri hasbelkader patlamış ve günışığına çıkmış ve daha ortaya çıkmamış bin bir türlü trajedilerin yaşanmasına varır…
Ve Türkiye Toplumu ne yazık ki kadınlarımız için çocuklarımız için bir cehenneme döner.
Tabi erkekler de buralarda ahlâktan uzaklaşır, vicdanlarını ve insanlıklarını kaybederler.
Pekiyi nasıl oluyor da bu ve benzeri facialar, hiç de münferit denemeyecek bir şekilde yoğunlukta, yaşatılıyor halklarımıza? Neredeyse her gün bu haberlerle karşılaşıyoruz. Nasıl oluyor da bu kadar yaşanıyor bu olaylar?
Şimdi bir anneye, bir babaya bunları yaptıran ne olabilir?
Bun iyi bir şekilde tahlil etmemiş gerekiyor. Bunun içinde İslamiyeti, din gerçeğini çok iyi anlamak gerekiyor.
Bakın Ankara Müftüsü ne diyor?
“Ben Ankara Müftüsü olarak Kütüb-ü Sitte, Kütüb-ü Tis’a’daki peygamberimin milyonlarca, binlerce hadislerinin tamamına iman etmişim. (…) ve benim kitaplardaki, Kütüb-ü Sitte’deki Peygamberimin mütevâtir, meşhur, sahih, hasen hatta zayıf hadislerine bile ben iman etmişim Allah’ın izniyle.” diyor.
Bakın bu saydığı Hadislesin doğruluk derecesinin sıralamasını anlatıyor ve bunların tümüne yani doğrudan kaynaklar, dolaylı kaynaklar ve en zayıfa doğru gidiyor bu Hadisler. Bakın sonlara doğru olan Sahih Hadislerden iki örnekle gösterelim bakalım neye inanıyormuş Hazret?
Şimdi örnek 1: “Hz. Muhammed bir gün Abbas’ın kızı Ümmü Habibe’yi görünce ondan hoşlanır ve “Ergenlik çağına geldiğinde ben hâlâ yaşıyorsam onunla evleneceğim!” der.”
Bu örnekteki kız çocuğu hala emekleme çağındadır daha. Yani olayın ayrıntısı ve kaynakları ilerleyen bölümlerde yeniden örnekleyeceğiz. İşleniyor Genel Başkanımızın kitabında.
Şimdi bir örnek daha vermek istiyorum bu Hazret neye inanıyor başka inananlar: “Başta Buhari ve Müslim olmak üzere tüm hadis külliyatında -hem de defalarca- Ayşe’nin ağzından aktarılıyor ki, kendisi altı yaşında babasından istenip dini nikâhı kıyılıyor, dokuz yaşında da Muhammed onunla gerdeğe giriyor, on sekiz yaşında iken de Hz. Muhammed’den dul kalıyor. Bu rivayetlerin hem kaynakları güçlü, kimse bunlara itiraz etmemiş, hem de Hz. Ayşe’nin bizzat ağzından çıkan açıklamalar.”
İşin özeti şu Değerli İzleyenler: Bu şahıs ve bunun zihniyetinde olan tüm şahıslar bu iki olayın da doğru olduğuna inanıyor ve buna uygun davranışın da sünnet olduğuna “iman etmiş” durumda.
Örnekler çoğaldıkça H.K.G. davasında neden tırnak içinde babanın öyle davrandığı da daha iyi anlayacağız. Kitabın ilerleyen aşamalarında özellik İlahiyat Profesörlerinden çok önemli örnekler var. Zamanımız biraz dar olduğu için tabi hepsini veremeyeceğiz ama en azından çok çarpıcı örnekleri ben aktarmaya çalışacağım. Kitabı tabi mutlaka izleyenlerimizin bu seminerden sonra okumasını da tavsiye ediyorum.
Şimdi yine H.K.G. kızımızın ifadesinden devam etmek istiyorum;
“Zamanla her şey normalmiş gibi davranılmaya başlandı. Ben çocuklar küçükken evleniyormuş gibi, herkes böyleymiş gibi düşünüyordum.” Çünkü beş yaşından itibaren bunlar anlatıldı. Daha da küçük yaşta başlanılmış belli ki H.K.G. kızımıza. Başka bir dünya düşünemiyor, bilmiyor yani kızcağız.
“Kadir’i sevmiyordum. Ailem bana, ‘Kadir’e itaat etmezsen melekler sana lanet eder, cehennemde yanarsın’ diyorlardı.” Evet bunu diyorlar. Onlarda gerçekten buna inanıyorlar çünkü.
Şimdi; Dini statü bakımından şeyhlik mertebesine tırmanan Yusuf Ziya Gümüşel denen bu zat, belli ki kendini Hz. Muhammed’in yerine koymak istemiş: Ama kendisi hadi treni kaçırmış; Muhammed gibi eşini 6 yaşında alamamış ama kızını 6 yaşında kocaya vererek Hz. Muhammed’in sünnetini yerine getiriyor ona yaraşır bir davranış koymuş oluyor; Ve Ankara Müftüsünün söylemiyle “iman etmiş” oluyor kendisi aslında. Böylece Cennetin kapısı kendisine açılacak. Zihniyet bu belli ki. Kızına da diyor ya “Cehennemde yanarsın” diye.
Şimdi Değerli Arkadaşlar;
Prof. Mustafa Öztürk, Prof. Ziya Kazıcı ve İlahiyatçı olan üstelik de ilk dini öğrenimini Diyarbakır yöresinde, yine bu tarikatların egemenliğindeki bir Medresede 15 yıl eğitim görerek yapmış olan, sonrasında da İmam Hatip Lisesini ve İzmir’deki bir İlahiyat Fakültesini bitirmiş olan Arif Tekin de aynı düşüncedeler, çocuk evliliğinin İslamiyet’te yer aldığını kanıtlarıyla anlatıyorlar Hz. Muhammed’in Hz. Ayşe’yle 6 yaşında evlendirilip 9 yaşında zifaf yaptığı konusunda da hemfikirdir.
Özellikle ağır kanser metastazlarıyla uğraşan değerli Hocamız Prof. Mustafa Öztürk’ün yayınladığı bir video oldu bu konuyu işlediği. Oradan bir alıntı yapmak istiyorum sizlere:
“Bugünlerde küçük kızlarla evlilik meselesi tartışılıyor. Bir cemaat bünyesinde birileri altı yaşındaki kızını tırnak içinde, amiyane tabirle “kocaya vermiş.” Bu yaştaki çocuklarla evlenmek çocuk istismarı, tecavüz, sapıklık, pedofili, gibi değerlendirmeler var.
Peki bu cemaatler, sözüm ona bu dini cemaatler bu uygulamanın referansını sırf cinsel hazlarını tatminden mi alıyor yoksa geleneksel fıkıhtan kendilerine az çok referanslar bulabiliyor mu?
Şimdi, belki çoğunuzun hoşuna gitmeyecek ama ne yazık ki, ama ne yazık ki, bugünkü bu bahse konu uygulamanın fıkıh geleneğimizde maalesef epeyce bir dayanağı, epeyce bir referansı var. Ben bütün bu uygulamaların vakti zamanında Tarihselcilik çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini; bu Arap’ın örfüne ait tortuları, uygulamaları saf dışı etmek gerektiğini; “din” dediğimiz şeyin çok fazla kalabalık bir şey olmadığını; hepi topu A4 kâğıdına ne dediğini yani dinin bizden istediği şeyi sığdırmanın mümkün olduğunu; bunun da toplumda ahlâklı, iyi bir insan olmaktan geçtiğini; gerisinin laf-ı güzaf olduğunu yıllardır söyledim, yırtındım durdum. Kimisi dinimizle oynuyor, dediler, kimisi Kur’an’ı Kerim’i hükümsüz sayıyor, kimisi Peygamberin sünnetini işte dikkate almıyor falan da filan da… Bizi tefe koyup çaldılar.
Ama bu konu geçmişte de muhtemelen gündeme gelmiş olmalı ki Diyanet İşleri Başkanlığı, 2012 yılında bir karar almış, Din İşleri Yüksek Kurulu. 44 no.lu kararda diyor ki; evet, İslam ülkelerinde ve İslam geleneğinde geçmişte küçük kızları evlendirme uygulaması var. Evet, böyle bir olgu var, bunu inkâr etmek mümkün değil. Ama bu olgu bugün kabul edilebilir değildir.
Bunu ne yapacağız peki?
Sahabesi uygulamış, hatta Peygamberi uygulamış. Bunu o dönemin şartları ve kültürel motifleriyle değerlendirmekte fayda var… Peygamberin meşhur Hz. Ayşe ile evliliği, malum, çok tantanalı bir konudur. Öteden beri tartışılır. Bizzat kendi ağzından Buhari, Müslim başta gelmek üzere sahih kabul edilen, muteber kabul edilen hadis kitaplarının tamamında vardır. Akrabalarından gelen rivayetler de aynı yöndedir. “Peygamber benimle altı yaşımda nişanlandı, dokuz yaşımda evlendi, zifafa girdi.” Evet birinci örnek bu. Kaldı ki bir tek bu olay da değil. Hz. Peygamberin Zeynep, Rukiye isimli kızları, Hz. Hatice’den olan kızlarının işte Ebu Leheb’in oğullarıyla evliliklerine falan bakarsanız, Rukiye’nin filan, onların da tarih saptamaları falan yaptığınızda Peygamberin yaşı bunların doğumu, evlilik yaşları, nereden baksanız sekiz, on yaşlarına denk gelir.
Ama daha sağlam tarihsel veriler var, söyleyelim.
Mesela; Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm kiminle evlendi?
Hz. Ömer’le evlendi. Bu da biraz sıkıntılı bir evlilik, bugünkü zaviyeden bakarsanız. Bu evlilikle ilgili Hz. Ömer güya Peygamber soyuyla akrabalık bağı oluşturmak maksadıyla Ali’den kızını ister. Ali de ya sabi der ya daha çocuk, veremem. Yok vur sür ısrar edince, Hz. Ali kızını gönderir. Ömer razı oldu, onaylandı ve evlilik oldu. Evet bu evlilik olmuştur. Çocuk yaşta Ümmü Gülsüm’le evlenmiştir, iki de çocukları olmuştur bu evlilikten Hz. Ömer’in.
Ama bu evliliğin öncesinde kızı isteme, görme meseleleriyle ilgili olarak Abdurrezzak dediğimiz hadisçinin Musannef’inde İbni Ebu Şeybe gibi Sünni âlimlerin kitaplarında çirkin ifadeler yer alır. Ömer kızı Ümmü Gülsüm’ü gördüğünde (…) bacağını açtı, kaldırdı, baktı, tamam, olgunlaşmış, dedi. Veyahut şöyle (…) bacağını tuttu, gibi ifadeler de var. Bunlar maalesef kitaplarımızda var. Nikâhladın, cinsel ilişki ne zaman kurulabilir?
Bunlar hep Mustafa Öztürk Hocanın videosun da geçen ifadeler.
Kimi âlimler der; “dokuz yaşında”, kimi âlimler der; “bünyesine bakarsın, müsaitse bal gibi de cinsel ilişkiye girersin”, derler. Bir yaş saptaması falan filan da yoktur. Dolayısıyla kalkıp evlendirmek başka, zifafa girme başka, gibi böyle zorlama tevillere hacet yok Şimdi eğer kalkıp bunu siz sünnete intiba etmek, Peygamber ve sahabenin sünnetini yaşatmak adına yapıyorsanız; çok böyle amiyane, basit bir mantık yürüterek bu sünnetçilere şunu sormakta fayda vardır. Hz. Peygamberin günlük yaşamına ait diğer sünnetleri de yerine getiriyor musunuz? şu tek göz odalarda yaşamak sünnetine riayetiniz yok, deve sünnetine yok, çadır sünnetine yok, efendime söyleyeyim günü birlik yaşamın diğer koşullarına ait sünnetlerine yok. Onların yerine en lüks arabalara binmek var, en lüks rezidanslarda yaşamak var. Fakat çok affedersiniz, tırnak içinde kaba söyleyeceğim, “karı kız meselesi” olunca sünnete uymak aklınıza geliyor…
Bence kendi cinsel açlığınızı, kendi cinsel boşluğunuzu doldurmak, doyurmak için sünnet münnet deyip fartlı fıkıh kitaplarındaki bu çürümüş fetvaları, kendi Arap Toplumunun arkaik uygulamalarını getirip iki Arapça ibareyle, iki üç tane süslü rivayetle, ciltli kitapla önünüze koyup bizim önümüze koyup, bizim önümüze din diyanet diye getiriyorsunuz ve bugün altı yaşındaki çocuklara göz göre göre din adına tecavüz ettiriyorsunuz.”
Evet biraz uzun bir alıntı oldu ama gerçekten çok çarpıcı örnekler veriyor Hocamız. O da isyan ediyor bu duruma.
Ve Açıkça görüldüğü gibi Değerli İzleyenler; bu pefodil, sapık tarikatlar, referanslarını demek ki hep güvenilir hadis kaynaklarından, “Kütüb-i Sitte”den, “Kütüb-i Tis’a”dan ve Kur’an ayetlerinden almaktalarmış.
Şimdi Mustafa Öztürk Hocamız sadece bu duruma isyan etmiyor aynı zamanda Hz. Muhammed’in evlatlığı Zeyd’den Zeyneb’i boşandırıp onunla evlenmesine de isyan ediyor. Çok haklı olarak bin bir hileyle boşandırmasına da isyan ediyor…
Ve Ahzab Suresinin 50’nci Ayetinde, evi nikâhlı eş ve cariyelerle dolu olmasına rağmen hâlâ bir yığın kadınla daha sen evlenebilirsin, sana darlık olmasın diye biz bu iltiması yapıyoruz, diyerek Allah adına konuşup Hz. Muhammed’in yeni kadınlarla evlenmesine onların peşinden koşmasına da isyan ediyor.
Hatırlarsanız bu ayet de şöyle diyordu:
“Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyelerini, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını sana helal kıldık. Ayrıca mümin bir kadın kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar, peygamber de onunla evlenmek isterse, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere, onu da sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları câriyeleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşrû kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.” Ahzab Suresi, 59’uncu Ayet, Diyanet İşleri Meali.
Şimdi İlahiyatçımız Mustafa Öztürk bu ayette anlatılanlar için ne diyor?
“Bunlar din midir ya, bunun neresi din? Hz. Peygambere Allah imtiyaz olarak şu kadar sınıf, şu kadar tür kadınla evlenmeyi helal kıldı, bir tek ona. Bu din mi? Bunun, insanlığa bir mesaj verme iddiası var mı bu cümlenin?”
Sayın Hocam; din de tam bu işte. Özellikle İslam’ın Medine döneminde ortaya konan dinin özü de aslı da bu. Onu da birazdan göreceğiz. İslamiyet’i de çünkü biz Mekke dönemi İslamiyet’i ve Medine dönemi İslamiyet’i olarak ayırıyoruz.
Şimdi çarpıcı bir örnek var onu da aktarmak istiyorum. Yine Ahzab Suresinde;
“Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, ‘Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın’ diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, yani kölesi eşinden yana isteğini yerine getirince yani eşini boşayınca, onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde yani onları boşadıklarında, evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.”
Şimdi bu içler acısı ayete Hz. Ayşe bile tahammül edemiyor yine aktarılan Hadislerden şöyle bir tepkisi olduğu dile getiriliyor:
“Yâ Rasülallah! Vallahi bana öyle geliyor ki, Rabb’in (kadınların değil) ancak senin arzunu/rızanı, hoşnutluğunu tahakkuk ettirmek için böyle çabuk davranıyor.” Yani o bile bu duruma isyan ediyor. Dediğimiz gibi özellikle Medine döneminde Hz. Hatice öldükten sonra ne yazık ki kadın meselesi vahim durumlar alıyor. Ayşe’de, Hz. Ayşe’de buna tepkisi bu şekilde gösteriyor.
Yine İlahiyatçı Arif Tekin de Hz. Muhammed’in 6 yaşındaki kız çocuğuyla evlendiğini kanıtlarıyla ortaya koyuyor
Şimdi Ebu Bekir’in Kızı Ayşe Evlendiklerinde Kaç Yaşlarındaydı?
Onun da bu alıntısı önemli. Ve konuya girerken H.K.G.’nin ifadesini aktarmıştım size. Bakın nasıl benziyor Hz. Ayşe’nin anlatımı da bu aynen H.K.G.’nin anlatımına. Şimdi Arif Tekin Hocadan alıntıyı da aktarayım:
“Hz. Muhammed, Ayşe’yi küçük yaşta almıştır” sözünü ilk öğrendiğim zaman belki tek bir yazarın yorumudur veya İslam tarihinde böyle bir şey yoktur diye inanamadım; zaman içinde konuyla ilgili araştırmalara başlayınca -esefle ifade edeyim ki- duyduklarımın beteriyle karşılaştım. Ayşe’nin yaşıyla ilgili bilinen hadis külliyatı, müsnedler, tefsir çeşitleri, siyer (peygamberin hayatını konu alan özel tarih demek) ve birçok ansiklopediye tabakata baktım; adı geçen kaynaklarda şu ortak görüş var; Ayşe 6 yaşındayken babası Ebu Bekir’den istenip o günkü geleneğe göre resmen nikâhı kıyılıyor; 9 yaşına gelirken de Hz. Muhammed onunla gerdeğe giriyor. Hz. Muhammed öldüğü zaman, Ayşe 18 yaşında dul kalıyor ve ölünceye dek (yaklaşık 45-48 yıl) evlenemiyor ve dul olarak yaşamını sürdürüyor. Çünkü Müslümanların annelesi sayılırlar Hz. Muhammed’in eşleri ve başkalarıyla evlenmeleri yasak.
Hz. Muhammed, onunla gerdeğe girdiğinde 54-55 yaşlarındaydı.
Şimdi uzunca bir ayet aktarıyor Arif Tekin Hoca
Sahihi Buhâri ve onun özeti olan, aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tercüme edilen Tecrid-i Sarih, hadis külliyatı ve diğer İslami kaynaklarda anlatılan en sağlam bilgiyi, Ayşe’den dinleyelim.
“6 yaşında küçücük bir kızken Hz. Muhammed’le nikâhım kıyıldı; sonra biz Medine’ye hicret ettik. Orada hastalandım; bu hastalıktan ötürü saçlarım döküldü. Daha sonra saçlarım yeniden gürleşti. Bir gün çocuklarla birlikte salıncakta oynarken annem Ümmü Ruman gelip beni çağırdı. Ben de annemin yanına vardım. Beni ne yapacağını bilmiyordum. Elimden tuttu, ta evimizin kapısına kadar geldik. Ben yorgunluktan kaba kaba soluyordum. Nihayet soluğum biraz yatıştı. Sonra annem biraz su getirdi; o suyla yüzümü başımı sıvazladım. Daha sonra beni eve koydu. Evde Ensar’dan (yani ensar: Mekke’den Medine’ye göç eden Hz. Muhammed ve arkadaşlarına yardım eden Medineli Müslümanlar demek) birtakım kadınlar hazır bulunuyordu. Bunlar bana, ‘Hayır ve bereket üzere geldin, hayırlı kısmet getirdin!’ deyip beni alkışladılar. Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar da benim kılığımı, kıyafetimi düzeltiler ve içeri giren Hz. Muhammed’e teslim edip çıktılar. Beni hiçbir şey üzmedi; ancak Hz. Muhammed habersiz olarak içeri girince çok sıkıldım. Ensar kadınları beni Hz. Muhammed’e teslim ettiklerinde ben dokuz yaşındaydım.”
Neredeyse hemen hemen aynı cümleler arkadaşlar değil mi? H.K.G.’nin anlattıklarıyla ve bu 1400 yıl önce yaşanın bir olay ve 2023’deTürkiye’siyle anlatılan olayla bire bir neredeyse aynı. İnsanı gerçekten kahrediyor. O zaman ki yaşanan olay bile. Şimdi üstelik Ayşe birde başkasıyla nişanlı aslında. Adiyy oğlu Mu’tim Hz. Muhammed’in başta peygamberliğine de ortaya koyduğu dine de karşı ama kendisine koruma istedi diye de kendisine sahip çıkan bir insan ve birçok riski alarak kendi oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’e destek çıkıyor. Onun oğluyla nişanlı aslında Ayşe ama nişanlısından ayırarak evleniyor onunla.
Yani böylesine 1400 yıl önce yaşanan olaylar çarpıcı gerçekten de. Birçok kadınımız bunları bilmiyor bile ne yazık ki. İnsanlarımız bilmediklerine daha çok inanıyorlar. Ve bugünkü Muaviye Yezit, Amerikan İslam’ı dediğimiz İslamiyet’te bunları yaşatıyorlar işte. Az önce Prof. Mustafa Öztürk Hocamızın söylediği günlük yaşama dair, sade yaşama dair şeyleri değil bunları yaşatıyorlar ne yazık ki bu cemaatlerde, tarikatlarda bunlar öne çıkartılıyor ve yaşatılmaya yaşatılıyor daha doğrusu.
Yani dolayısıyla buradan gördüğümüz gibi küçük yaştaki kız çocuklarıyla evlenmek 1400 yıl önceki Arap Kültüründen geliyor. O zaman oranın bir örfü, geleneği. Yani 6, 7. 9. 10, 12 yaşlardaki kızlarla evlenmek. Dolayısıyla o zamanın anlayışı bu.
Şimdi bildiğimiz gibi Hz. Ömer’de yukarıda anlattık halifeliği döneminde Hz. Ali’den kızı Ümmü Gülsüm’ü almıştır. O da 9 ya da 10 yaşında. Bir anlamda zor kullanarak almıştır ve ikide çocuğu olmuştur Ümmü Gülsüm’den.
Şimdi tarikatlarda, Kuran Kurslarında küçük yaştaki çocuklarla evlilik güzel ahlak diye yüceltiliyor. İşte, yukarıda da tek tek örneklerini aldığımız gibi “örnek ahlâk”, “sünnet” denilerek sürekli yüceltiliyor.
Çünkü kadının erkeğe eşit olmadığı, bu sebeple de erkeğine tabi olması gerektiği, kara çarşafa, cilbaba bürünmeleri ve evlerinde oturmaları, zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmamaları anlatılıp öğretiliyor. Bu örtü meselesinin de aslında kitabında bahsetti Sema Yoldaşımız Genel Başkanımızın “Türban Meselesi” konusunda ki ilk kitabında da aslında bununda İslamiyet’te olmadığı ortaya konuluyor. O kitabı da mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum ben. İki kitap okuduğunda daha da bir bütünleşecektir konular.
Biraz sıkılmadınız umarım. Daha söyleyeceklerimiz var. Bir miktar daha zaman rica ediyorum. Konu derin. Kökenleri dediğimiz gibi çok derinlerde, Ortaçağ’dan bu güne yaşanan gelişmeleri anlatınca ister istemez zaman da alıyor. Bir yandan da gerçekten yeniden kızmamıza, üzülmemize de neden oluyor şu anki Türkiye’nin durumunu görünce. Gerçekten bunları bugün konuşuyor olmak insana acı veriyor. Ama ilk başta da dediğimiz gibi konuşmakta zorundayız, sorgulamak zorundayız, aklımızı kullanmak zorundayız.
Şimdi şöyle devam edelim.
Şimdi bu tekke ve zaviyelerde olanlar bunlar. Bir de devlet eliyle doğrudan yapılan. Bakın Diyanet İşleri Başkanlığı bir fetvasından bahsettik az önce. Bir fetvası daha var çocuk yaştaki evliliklere dair:
“Resmi web sitesinde nikâhı tanımlayan Diyanet, evliliğin kişiyi zinadan koruduğunu ve insan neslinin devamını sağladığını savundu. ‘Kişinin gayri meşru ilişkiye girme tehlikesi bulunması halinde evlenmesi vaciptir’ diyen Diyanet, bulûğ tanımını yaparken de buluğ çağına giren kız çocuklarının evlenebileceğini yaşı da şu şekilde ortaya koyuyor:
“Kızların 9, erkeklerinse 12 yaşına basmaları halinde bulûğa erdiklerini açıkladı Diyanet İşleri.” Biliyorsunuz zaman zaman açıklamalarda bulunuyorlar. Yine tepkiler yükseliyor ama olan bu yani. Bunu başından beri anlattığımız şekilde olanı söylüyorlar aslında
Şimdi Açıkça görüldüğü gibi yani İsmailağacılarla, Hiranurcularla, İskenderpaşacılarla, Menzilcilerle sınırlı değil bu. Şu anda diyanetin 145 binin üzerinde personeli var ve işleri tamamen bu. Dini bu tam da bahsettiğimiz bu yönlerini öne çıkararak halkımıza empoze etmek. Kadınlarımıza, çocuklarımıza, tarikatlarda, cemaatlerde zaten yapılıyor. Bunu profesyonel olarak tek işi yapan Diyanet İşleri personelleri de bunu yapmaktadırlar ne yazık ki. Gerçekten felaket büyük bu anlamda.
Şimdi Değerli Arkadaşlar; bu Ortaçağcılar dünyanın her yerinde aynı.
Örneğin; Mısır’da “Müslüman Kardeşler” isimli İngiliz Emperyalizmi yapımı Ortaçağcı Din Derebeyliği, kuran Muhammed Mursi önderliğinde kuran Müslüman Kardeşler iktidara gelmişti, 2012’de. Tabiî bu hareket 10 yıllar boyu olduğu gibi halkı afyonlamıştı, zehirlemişti ve kafadan gayrimüsellah hale getirmişti. O yüzden en yüksek oyu alıp iktidara gelebilmişti. Tabi Gezi İsyanı döneminde bu iktidarda Tahrir İsyanı’yla ve ona destek veren askerlerle devrilmişti. Bakın devrilmeselerdi bir yasa tasarısı hazırlamışlardı.
Çok çarpıcı bir yasa tasarısı: evlilik yaşının 14’e düşürülmesi.
“İkincisi erkeklerin, ölen eşleriyle öldükten sonra 6 saat içerisinde seks yapabilmeye izin veren bir yasa tasarısı.”
Ne kadar korkunç değil mi Değerli Arkadaşlar?
Yani bu sapık, Ortaçağcı din derebeyliğinde ne yazık ki çocuk yaşta kızlarla evlenmeyi savunmakla birlikte aslında psikolojik, psikiyatrik cinsel sapkınlığı da savunuyor. Yani eşiniz öldükten sonra 6 saat içinde cinsel ilişkide bulunabilirsiniz.
Ya bu nasıl bir zihniyet?
Tüm sapıklığı bir kez daha ortaya döküyor yani. Mısır’da da durum aynı Değerli Arkadaşlar. Daha dünyada çok örneklerini verebiliriz. Yani Ortaçağcı düşünceye sahip ülkelerde ne yazık ki daha kötüleri de yaşanıyor. Afganistan’ı biliyoruz zaten. O da bambaşka bir seminerin konusu.
O yüzden şöyle devam etmek istiyorum. Tabi biz İslamiyet’i tahlil ederken dediğimiz gibi sınıfsal kökenleriyle tahlil ediyoruz:
Biz Mekke Dönemi İslamiyet’i ve Medine Dönemi İslamiyet’ini ayırıyoruz. Yani bunu Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’dan başlayarak Genel Başkanımız Nurullah Ankut’un da tahlilleriyle sınıfsal temelini şöyle anlatıyoruz.
Şimdi Devrim Ustaları Marks-Engels Ustalar dinleri şöyle tanımlıyorlar:
“Dinler, yaşanılan maddi dünyanın dinsel alana yansımasından oluşur.”
Yani o dönem yaşanan olayların, olguların dinsel alana, düşünceye yansıyan şeyleridir. Yani demek ki din de toplumun egemen sömürücü sınıfının hâkimiyeti tarafından oluşturulan bir ideolojisinin kapsamı giriyor aslında. Tıpkı yani bir üst yapı kurumu. Tıpkı Felsefe, Sanat, Kültür, Ahlâk, Hukuk, Edebiyat ve Siyaset, gibi, dinler de o ideolojiyi oluşturan birer üstyapı elemanlarıdır.
Mekke Dönemi İslam’ı, kölelerin, yetimlerin, yoksulların, ezilen ve sömürülen yani Antika Tefeci-Bezirgân egemen sermaye sınıfının tahakkümü altında inleyenlerin İslam’ıdır.
Yani o denemin zenginlerine karşı aslında bir ayaklanma. Eşitlikçi bu kadar yayılması bu kadar yüzyıllar boyunca yaşamasında en önemli nedeni budur.
Çünkü bakın Mekke dönemi İslam’ı Toprakta özel mülkiyeti kaldırıyor. “Rıba” dediği faizi yasaklıyor.
Bakara 219’da bakın nasıl bir ilke var?
“Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.” İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.” Bakara Suresi, 219’uncu Ayet.
Bakın ne diyor arkadaşlar bu surede?
Mal mülk, altın, gümüş küplemeyin. Sizin ve ailenizin bakmakla yükümlü olduklarınızın zorunlu ihtiyaçlarına yetecek kadarını alın, diğerlerini ihtiyaç sahiplerine sunun, dağıtın. Servet sahibi olmayın, diyor. Yine Nahl Suresi 71’inci ayette ortaya konan; “Herkes rızıkta eşittir”, yani herkes geçim araçlarına sahip olmakta bire bir eşit olacaktır
Bakın bu da tamda bizim savunduğumuz. O dönem için aslında bir devrim niteliğinde.
Yine hatırlatalım ki Hz. Muhammed ölüm döşeğindeyken nakit parasının tamamını yani yedi dinar zaten nakit parası. Ve az miktardaki eşyalarını ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor. Yani bütün böylesine maldan, mülkten uzak bir hayat yaşıyor Mekke döneminde.
Fakat Hz. Hatice’nin erken ölümü, Medine döneminde kadınlara olan sınırsız zaafının ortaya çıkmasına neden oluyor. Ayrıca Medine Döneminde Cihatlar sonucu elde edilen mal mülk yani cansız ve canlı köle ve cariye olarak ele geçirilen servetler, İslam’ın bu devrimci özünün gölgelenmesine, aşınmasına ve paranteze alınmasına neden oluyor.
Ve dikkat edersek tarihi bakımından ayetlere; Kadını vuran ayetler hep Medine Dönemi’nde Değerli İzleyiciler.
Biz bu nedenle Mekke İslam’ının İlkel Komunal gelenekli değerlerini savunuyoruz.
Ve bu sebeplerle Medine Dönemi için özellikle “Şeriat Ortaçağdır” diyoruz sloganımızda. Bunu savunanda açık biçimde Ortaçağ’ın karanlık dünyasına ve orada egemen olan 1400 yıl öncesinin Arap Yarımadasının örfünü savunmuş oluyor.
Ve bize göre bugünkü AKP’giller ve Amerikan, Muaviye Yezit İslamcıları da aynen bunları savunuyorlar. Medine Dönemini tamamen İslamiyet’in şekil kurallarını aslında o Mekke Dönemindeki eşitliği paylaşımcılığı kesinlikle hiçbir şekilde öne çıkarmıyorlar. Ve her ilerici harekette de kadını öne atarak bir karşı çıkış sergiliyorlar.
Dolayısıyla biz bunu İslamiyet’i çok doğru bir şekilde tahlil ederek Usta’larımız vesilesiyle. Halkımıza da anlatmaya çalışıyoruz, anlatmak zorundayız.
İlk başta kadınlarımızın, çocuklarımızın beyinlerinin açılması, akıllarını kullanabilmesi için kendimize bunu da görev edinmiş durumdayız. Genel Başkanımızın çok değerli yeni yeni eserleri var. Çok gerçekten derin araştırmalar yaparak bu eserler ortaya konulmuş durumda.
Dolayısıyla dediğimiz gibi biz halkımızın temiz inançlarına sonuna kadar saygılıyız. Ancak sonuna kadar da Laikliği savunuyoruz biz. Bilimin, aklın egemen olduğu Laikliği savunuyoruz.
Dolayısıyla bugün biraz öncede dediğimiz Emevi-Yezit-CIA İslamını savunan partilere, siyasetlere de sonuna kadar karşıyız.
Biliyorsunuz bir seçim olayı yaşadık çok yakın bir zamanda. Burada da ne yazık ki siyasi partilere baktığımızda onların tavırlarına da ben değinmek istiyorum. Hiçbiri bizim gibi bu şekilde, doğrudan ortaya koyamıyorlar. Yani “bu tarikatlar, cemaatler kapatılmalıdır” şeklinde söyleyemiyorlar. H.K.G. davasında yine konuşmamın başında söylemiştim. Bu davada “cemaatler faydalıdır” diyenlerinde içyüzü ortaya çıkacaktır demiştik. Şimdi gerçekten de geçmiş konuşmalara baktığımızda biz bu partilere de Amerikancı partiler diyoruz. Mecliste ki Amerikancı ve yönetmenleri ABD Emperyalisti, onun casus örgütleri diyoruz. Ve gerçekten de çevrimiçi oynayan muhalefet rolünde olan partiler bunlar.
Bugün Türkiye’de gerçek muhal afet partisi biz hep “farklı olan biziz” dedik seçim sürecinde. E burada da gerçekten farklı olan yalnız biziz dedik. Burada da o şekilde. Biz çok açık bir şekilde davayı izlerken de sloganımız hep şuydu “Ortaçağcı, gerici Cemaatler, tarikatlar kapatılsın” şeklindeydi.
Ancak bakın bundan yıllar önce Yeni CHP’nin Sorostaroğlu Hacı Kemal’i ne demişti?
Aynı zamanda Hacı Kılıçtaroğlu. Umre Hacısı. Üstelik de ANAP’ın, Fazilet Partisi’nin milletvekili ve bakanlarından, AKP’ninse hem kurucularından olan Ali Coşkun’la birlikte. O da Umre arkadaşı. Bu farizesini yerine getirmiştir Hacı Kemal.
Ve şunu söylüyor:
“Gülen hareketine de aynı çerçeveden bakıyoruz. Siyasete karışmadığı sürece, belli bir inanç grubu bir araya geliyorsa, ibadetlerini kendilerine özgü koşulları varsa bilmiyorum, yapıyorlarsa saygı duyarız onlara. Herhangi bir şekilde ‘niye siz bunu yapıyorsunuz’ bir şey söylemiyoruz. Adıyaman’da da Menzil grubu var mesela, bilinen bir gerçektir, hayatın bir gerçeğidir. Biz onlara saygı gösteririz. Ama onlar eğer siyasetin içine girip, inanları siyasetin malzemesi haline getirirlerse doğru bulmayız bunu. Diyor.
Yani daha siyasetin içine girip malzeme haline getirmesi mi kaldı artık?
Ne yazık ki halkımızın, örgütlüler yani çok gerçekten yaygın bir biçimde örgütlüler. Doğru bulmayız diyor açıktan ne yazık ki bizim gibi bir karşı duruş yok. Bunların kapatılsın, yok edilsin gibi bir duruşları yok.
Yine bu konuda çok çarpıcı bir örnek var, yine muhalefet kılığı altında.
Amerikancı Burjuva Kürt Hareketinin siyasi plandaki temsilcisi HDP’de ne yazık ki bu konuda aynı yolun yolcusu. O da İsmailağacılarıyla, Menzilcileriyle aynı dini anlayışa sahip olan, aynı anlaşışa sahip olan Şeyh Sait ve Said-i Nursi Anmaları yapıyor biliyorsunuz. Kürt illerindeki melelerin ellerini öpüyor “eşbaşkan”ları. Dolayısıyla aynı şekilde ilk verdiğimiz örnekle.
Yine; Abdullah Öcalan, Hüseyin Velioğlu liderliğindeki, dindar vatandaşlarımızı bile kendilerini eleştirdi diye kaçırıp, domuz bağlarıyla bağlayıp diri diri toprağa gömerek katleden Hizbullah’a ve FETÖ’ye defalarca ittifak çağrısında bulunmuştur. Yani bunlarında bakışı bu.
Şimdi geldiler H.K.G. davasında müdahillik talebinde bulundular. Bu partilerin hepsi geldi. Bunların dışında yine “Altılı Masa”daki bütün partiler geldiler ki onların zaten 40 yıldır biliyoruz sağcılıklarını. Bu Emevi Yezit İslam’ını savunduklarını Türkiye’de, onlarda geldiler bu davaya. Ama hiçbiri samimi değildi.
Siz niye geldiniz? Bunları söylüyorsunuz, bunları savunuyorsunuz?
Yani gerçekten davadaki müdahale talebimizdeki konuşmamızda da bunları kast ederek söyledik. Hiçbir şekilde bir samimiyetleri yok, hiçbir şekilde bir muhalefetleri yok, tam tersine bunları ne yazık ki bunları överek arşa çıkarmaktadırlar. Ali Babacan bunlara “dernek statüsü verilmelidir” dedi yani.
Gerçekten ülkenin bu hale gelmesinde sağlı sollu hepsinin doğrudan payı var. İçler acısı duruma getirildik ne yazık ki şu an Ortaçağcı Faşist Din Devletine doğru çok hızlı bir şekilde yol alıyoruz.
Dolayısıyla biz şiarımız: Laiklik bu konuda. Devrimci Demokrasi, Bilim, Sorgulayan Akıl. Ancak bunları bayraklaştırırsak toplumumuzu bu karanlık bataklıktan kurtarıp bilimin ışığında, sorgulayan aklın ve mantığın rehberliğinde modern bir toplum haline dönüştürebiliriz.
Bu yüzden Parti Programız şu şekildedir bu konuda:
“Her yurttaş, yer, içerken olduğu gibi, dinî ve manevî ihtiyaçlarını giderirken devlet ya da şahıs karışmasına uğramayacak. Ancak din, insanlarımızın özel hayatı içinde kalan bir konu olacak. Kamu düzeni, aklın, bilimin ve insanî değerlerin kaynaklık ettiği kurallarla sağlanacak.”
Laiklik kavramı da arkadaşlar, Latinceden, rahip olmayan, laikos din adamı olmayan kelimesinden dilimize gelmiştir. Dolayısıyla din tamamen kişisel bir mesele olacak bizim iktidarımızda. Eğitimden özellikle kamudan tamamen el çektirilecek.
Bu konuda bakın Cumhuriyet’in Sema Yoldaşın başta söyledi elbette içimiz yanarak 100’üncü yılına girdik. Çok büyük kazanımlar kaybedildi.
Ancak kırıntı niteliğinde bile olsa o kazanımlarla bakın; 10 Nisan 1928’de Anayasa’nın 2. maddesi değiştirilerek laiklik ilkesine yer veriliyor. Ve ilk bunu sağlayan Cumhuriyetin temel ilkesinin laiklik olmasını kabul eden ilk Avrupa ülkesi Türkiye. Yani ne kadar büyük kazanımlar sağlamışız. Biz Cumhuriyet’i bu yönleriyle sonuna kadar sahipleniyoruz. Kadınlarımız olarak biz bugün buradaysak, meslek sahibiysek işte Hâkim, Kadın Hakimlerimiz bunları yargılayabiliyorsa Cumhuriyet’in Laiklik İlkesi sayesinde gerçekleşiyor bunlar.
Ama bugün dediğimiz gibi kerte kerte bunlar elimizden alındı. Bunda da Cumhuriyet’ten sonra politikalar ne yazık ki solculara, devrimcilere uygulanan politikalar çok etkili olmuştur.Onbeşler’den, Mustafa Suphilerin Karadeniz sularına gömülmesinden başlayarak, Hikmet Kıvılcımlı Usta’ların 22,5 zindanlarda yatması, o dönemin devrimcilerin çektiği işkenceler. Eğer böyle olmasıydı şu an çok farklı bir durumda olabilirdik. Cumhuriyet’imizin 100’üncü yılında çok daha coşkuyla kutlayabilirdik.
Ancak tabi biz şunu da söylemek istiyoruz evet, Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızla emperyalistleri ülkemizden kovduk. Ancak tekrar ülkemize girdiler. IMF’leriyle, Dünya Banka’larıyla dolayısıyla asıl kurtuluş sosyal kurtuluştan geçiyor.
Yani biz kendimizi “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” olarak nitelendiriyoruz ve bu mücadeleyi veriyoruz. Bizler İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı başarıp, sosyal kurtuluşla taçlandıracağız. Demokratik Halk Devrimi’ni gerçekleştirerek sosyalizme geçerek taçlandıracağız. Başka türlü gerçek laiklik uygulanamaz ülkede. Tam bağımsızlık uygulanamaz.
Dolayısıyla Cumhuriyet’i de bu vesileyle bakış açımızı anlatmış olalım. Dolayısıyla kadının kurtuluşunun buradan geçtiğini biz söylüyoruz, kadınların ve çocukların.
Yani sadece Laiklik tek başına yetmez dertlerimizin en önemli kaynağı bu kahrolasıca Sömürü Düzeni, bu düzenin de değişmesi gerekiyor. Yani bu Sınıfsal bir mesele kadın meselesi de sınıfsal bir mesele. Bu yüzden kadın ve erkek el ele bu kahrolasıca düzeni yıkacağız ve Kadının Kurtuluşu da İşçi Sınıfının Kurtuluşundan Bağımsız Değildir diyerek sözlerimi bitirmek istiyorum.
Sabırla dinlediğiniz içinde teşekkür ediyorum.
Sema Olkun Kopal: Teşekkür ederiz. Ağzına sağlık Pınar Başkan
Av. Pınar Akbina Karaman: Ben teşekkür ederim
Sema Olkun Kopal: Güzel ve verimli bir değerlendirme oldu, güzel verimli bir kitap sunumu oldu teşekkür ediyoruz. Yoğun bir çalışmanın içinde bizlere bunu sunmuş oldun. Kapanışta da söylenmesi gereken her şeyi söyledin. Ben sadece şunu bir kez daha kabartılandırmak istiyorum Değerli Arkadaşlar.
Genel Başkanımızın da söylediği gibi şu anda gerçekten Türkiye’nin en baş belası, en tehlikeli üç düşmanından birini aslında birinin bugün ülkemize yaptıklarını konu etmiş olduk.
Kim bu?
Bizden görünen, Müslüman görünen devamlı Allah, kitap, ezan, peygamber, Nas’dan söz eden ve zavallı bilinçsiz, cahil, yoksul insanlarımızı kandırıp tuzağına, pususuna düşüren, onları oy davarı haline getiren AKP’gillerin mafyatik, çıkar örgütü, despotik iktidarı.
1400 yıl önce İslamiyet’in Mekke ve Medine Dönemlerini Pınar Başkan bize güzel bir şekilde özetledi. Kadın düşmanlığının hangi dönemde ortaya çıktığını ve 1400 yıl sonra bugün çok yakın bir zamanda parti olarak çok yakından takip ettiğimiz, sonuna kadar takip ettiğimiz H.K.G. davasında benzer olayların, çocuk istismarının nasıl o dönemi referans göstererek meşrulaştırılmaya çalıştırıldığını da anlatmış oldu. Ve bugün ülkemizi bu duruma getiren bu tarikatların, bu cemaatlerin cirit attığı ve canlarının istediği gibi kadınlarımıza, çocuklarımıza bu zulmü yapabildikleri hale getiren iktidar AKP’giller iktidarı.
Diğer iki düşmanımız kim, en tehlikeli düşmanlarımız?
Biri tabi ki insan soyunun baş düşmanı ABD Emperyalist Haydutları. Zaten bunu yanı başımızda konuşmamım, açılış konuşmamda da söylediğim gibi İsrail’e desteğiyle Filistin’de görüyoruz. Soykırıma varan bir katliam yapıyor İsrail. Hiçbir Uluslararası Hukuka, Uluslararası Anlaşmaya uymuyor.
Bu cesareti nereden alıyor?
ABD Emperyalistlerinin desteğinden alıyor.
İkincisi, yani üçüncüsü biz tersten başladığımız için. Avrupa’daki müttefiki bu ABD Emperyalistlerinin AB Emperyalist Haydut Devletleri.
Bugün biz Halkın Kurtuluş Partisi olarak Değerli Arkadaşlar işte bu üç düşmana karşı mücadele veriyoruz. Ve ne yazık ki bu mücadelemizde yalnızız. Meclisteki bu iktidardaki AKP’gillerin dışındaki muhalefet rolünü oynayan partilerin hiçbiri de Pınar Başkanın söylediği gibi konuyu, asıl sorunu, sorunun özünü, sınıfsal temelini bizim koyduğumuz gibi ortaya koymuyor.
Dolayısıyla Meclisteki beşli, altılı çete de bugün muhalefeti oynayan CHP’sinden, HDP’sine, TiP’ine, İYİ Partisine adını hatırlayamadığım başka partiler varsa hepsi ABD’nin onlara biçtiği “Üretilmiş Muhalefet” rolünü oynuyor. Yani hep birlikte AKP’yi, AKP’gilleri iktidarda tutmayı görevini yapıyor. Onların görevi de muhalefette kalmak, muhalefet rolü oynamak.
Dolayısıyla biz işte bu düşmanlarımıza karşı bugün gerçekten tek başımıza mücadele ediyoruz. Genel Başkanımız Sayın Nurullah Efe Ankut’un öncülüğünde. Kendisi hemen her günde neredeyse yayınladığı videolarla, çok yoğun bir çalışmanın sonucunda, gerçekten bizim belki günler, haftalarca, aylarca, yıllarca okumakla bitiremeyeceğimiz, belki okusak da anlayamayacağımız kitaplardan süzülmüş, yazılardan süzülmüş bilgilerle videolar çekiyor. Ve bizim önümüzü sadece bizim değil Kurtuluş Partililerin değil halkımızın da önünü, gözünü açmaya çalışıyor, ışık tutmaya çalışıyor.
Bizler bu mücadeleyi bütün bu çizilen karamsar, olumsuz tabloya rağmen sürdüreceğiz. Genel Başkanımızın her zaman dediği gibi umutsuz değiliz. Eninde, sonunda bu AKP’giller iktidarını da def edeceğiz, ABD, AB Emperyalistlerini de ülkemizden de Ortadoğu’dan da kovacağız.
Elbette o zamana kadar çok acılar çekilecek. Halkımızın bizi anlaması gerek bunların olabilmesi için. Tek derdimiz anlaşılmak bunu her zaman söylüyoruz.
Bugün bizleri izleyen, dinleyen, zaman ayıran tüm izleyicilerimize teşekkür ediyoruz. Ve partimizle birlikte bizi anlamaya, Genel Başkanımızın videolarını izlemeye, partimizle birlikte olanakları ölçüsünde, güçleri ölçüsünde mücadele etmeye davet ediyoruz.
Kitaplarımızı biraz önce gösterdik ekrandan. Derleniş Yayınlarının internet sitesinden Halkın Kurtuluş Partisi, Partimizin tüm il ve ilçe örgütlerinden temin edebilirsiniz.
Merkezi Kadın Çocuk Komitesi olarak biz etkinliklerimize bu yayınlarımıza, söyleşilerimize devam edeceğiz. Sizlerin de bu konuda önerileriniz, konu önerileriniz olabilir buna da açığız elbette. Bundan sonraki etkinliklerimize de katılımlarımızı bekliyoruz.
Tekrar teşekkür ediyoruz.
Halkız haklıyız yeneceğiz! Diyoruz zaman ayıran herkese teşekkürler, iyi akşamlar.